adnan işgör
TANIMLAMALAR

Lacivert ve altı çizili kelimeler tıklandığında o konu ile ilgili bilgilere ulaşılacaktır.

Tiroit karşıtı ilaç (Antitiroit ilaç)

Savunma sistemi (bağışıklık sistemi)

ATP

 

 

 

Salgı bezi
Salgı bezleri temelde iç ve dış salgı bezleri olarak iki kısımda incelenir.

İç salgı bezi: Ürettiği özel kimyasal maddeyi kan yoluyla başka bölgelere gönderebilen organa verilen isimdir. İç salgı bezi tarafından üretilen bu maddelere hormon adı verilir ve vücutta düzenleyici göreve sahiptir. İç salgı bezi terimi yerine sıklıkla endokrin bez veya endokrin organ terimi kullanılmaktadır. Örneğin tiroit bezi ürettiği T3 ve T4 adlı hormonları kana salarak vücudun hemen her kesimine ulaşmasını sağlar.

Dış salgı bezi: Ürettiği kimyasal yapıyı başka bir yere bir kanal aracılığı ile gönderen organlardır. Örneğin meme, ürettiği sütü kanallar aracılığı ile meme başına doğru gönderir.

 

Hormon
İç salgı bezi tarafından üretilerek kana salınan maddelere hormon adı verilir. Hormonlar düzenleyici özelliğe sahiptirler ve her hormonun yapısı farklıdır. Örneğin seks hormonları bir lipit türü olan kollesterolden yapılırken, TSH adı verilen bir hormon bir protein çeşididir. Hormonlar kana karıştıktan sonra ilgili hedef hücrelere ulaşarak orada etkilerini başlatırlar. Örneğin beyinin özel bir bölgesinde üretilen TSH hormonu kan yoluyla tiroit hücrelerine ulaşır ve burada T3 ve T4 adlı hormonların üretimini başlatır.

 

Endokrin bez ile ilgilenen tıp dalları
Bu konu bir kaç dalın ilgi alanına girebilir. Temel olarak bakıldığında bu dallar Endokrinoloji ve Endokrin cerrahisidir. Ülkemizde Endokrin Cerrahisi adlı resmi bir dal olmamakla beraber çeşitli cerrahi dallar içinde bu konu ile ilgisi daha fazla olan cerrah grupları bulunmaktadır. Örneğin konumuzu oluşturan tiroit yanında paratiroit ve böbrek üstü bezleri gibi endokrin bezler, genel cerrahinin bir dalı olarak kabul edilen endokrin cerrahisinin ilgi alanına girerler. Bir endokrin organ olan kadın yumurtalıkları (over) ; endokrinoloji ve kadın hastalıklarının (jinekoloji), erkek yumurtalığı (testis) ; endokrinoloji ve ürolojinin ilgi alanına girebilir.

 

Organizma: Temel olarak dünyamızda tek bir hücreden oluşan canlılarla birden çok hücrenin bir araya gelerek oluşturduğu çok hücreli canlılar vardır. Çok hücreli canlılarda benzer karakterdeki hücreler bir araya gelerek çeşitli dokuları, çeşitli dokular bir araya gelerek organları oluşturabilir. Gerek tek hücreli canlıyı oluşturan yapılar, gerekse çok hücreli canlıyı oluşturan hücreler ve bu hücrelerin oluşturduğu organlar birbirlerini olumlu yönde etkileyerek çeşitli işlevlere sahip bir bütün oluşturuyorsa, bu canlıya organizma denir. Bu durumda, tek bir hücreden oluşan bir mikrop (örnek: bakteri) ya da trilyonlarca hücreden oluşan bir insan birer organizmadır.

 

Metabolizma
Canlı bir organizma bir yandan enerji üretirken diğer yandan ürettiği bu enerjiyi çeşitli işlevler için harcar. Bu şekilde oluşan döngüye metabolizma, organizmanın bu iş için kullandığı mekanizmalara metabolik olaylar (metabolik reaksiyonlar) denir. Organizmanın faaliyetine bağlı olarak metabolik olaylar zaman zaman yavaşlar veya hızlanır. ancak yaşamı boyu süregider. Metabolizma sıfırlandığında yaşam da biter.

 

Enerji
Enerji bir işi yapma yeteneği olup, bu işin yapılabilmesi için bir kuvvete gereksinim vardır. Öyleyse bir kuvvetin iş yapabilme kapasitesinin ölçüsüne ya da niceliğine enerji denir. Örneğin bir otomobilin hareket etmesi yani iş yapabilmesi için bir kuvvete gereksinimi vardır. Bunu motoruna gelen yakıtı yakması ile elde eder. Yakıtın yanması sonucu oluşan nicelik motora itici kuvveti ya da güçü veren enerjinin ortaya çıkmasına neden olur.  Bir çok enerji çeşidi vardır ve farklı enerji birimleri ile ifade edilir. Örneğin elektrik enerjisi birimi kilovat saat, canlılardaki enerji birimi ise kalori adını alır.

 

Kalori
Canlılarda oluşan veya kullanılan enerjinin birimidir. 1 gram suyun sıcaklığını 1 derece arttıran ısı miktarı 1 kaloridir. Bunun 1000 katına büyük kalori ya da kilo kalori denir ve günlük yaşamda kilo kalori yerine yaygın olarak kalori kelimesi kullanılır. İnsanlarda enerji, yiyeceklerle alınan karbonhidrat, yağ ve kısmen protein adlı yapılardan sağlanır. Her bir yapının ortaya çıkardığı kalori miktarı farklıdır. Bu yapılar vücuda alındıktan sonra daha temel yapı taşlarına parçalanırlar. Karbonhidratların temel yapı taşı şeker (örneğin glikoz), proteinlerin temel yapı taşı aminoasit , Yağların temel yapı taşları  ise yağ asitleri ve gliserol adı yapılardır. Aminoasitler ve yağların gliserol bölümü şekere (glikoz) çevrilebilir. Gerek şeker gerekse yağ asitleri büyük oranda oksijen ile yakılır, üretilen enerji ATP adı verilen yapılarda depo edilir. Bir iş için enerji gerektiğinde ATP yıkılır ve enerji açığa çıkar. Öyleyse insanın kullandığı asıl yakıtlar şeker ve yağ asitleridir denebilir.
1 gram karbonhidrat (örneğin şeker) veya 1 gram protein yakıldığında yaklaşık 4 kalori, 1 gram yağ 9 kalori, 1gram alkol ise 7 kalorilik bir enerji sağlar. Yiyeceklerle alınan kalori miktarının hesaplanabilmesi için alınan yiyecekte bulunan karbonhidrat, yağ ve şeker miktarının bilinmesi gerekir. Örneğin bir dilim (25gr) normal beyaz ekmekte yaklaşık 12gr  karbonhidrat, 2 gr yağ ve 2 gram protein vardır. Dolayısıyla yukarda verilen değerler kullanıldığında bu besinin alınması ve tamamının yakılması ile elde edilecek enerji miktarı yaklaşık 70 kaloridir.  Tam pişmiş bir yumurtada 5 gr yağ, 6 gram protein ve 2 gram karbonhidrat olduğundan vereceği enerji yaklaşık 80 kalori, 100 gram ağırlığındaki ette örneğin biftekte 16 gram yağ, 25 gram protein vardır ve vereceği enerji yaklaşık 250 kaloridir. 100 gram haşlanmış patlıcan ise ancak 30 kalor, 50 gram patates cipsi 100 kalori, 140 gramlık bir elma 80 kalorilik enerji sağlar.

 

Hidrokarbon: Karbon ve hidrojen elementleri özel organizasyonlarla bir araya gelerek hidrokarbon iskeleti adı verilen bir temel yapıyı oluştururlar. Bu yapıdaki maddelere organik madde ve bu yapılarla ilgilenen dala ise organik kimya adı verilir. Hidrokarbonların çeşitli şekilde organize olmaları ve diğer elementlerle birleşmeleri sonucunda bir canlıda olması gereken yapılar  ortaya çıkar. Bunlardan en önemlileri karbonhidrat, protein, lipit ve nükleik asit adını alan yapılardır.  Genel olarak bu yapılardan bir kaçının beraberce organize olmasından hücre elemanları oluşur. Hücre elemnlarının organizasyonu ile hücreler, aynı özelliğe sahip hücrelerin bir araya gelmesi ile dokular, farklı dokuların bir araya gelmesi ile organlar oluşur. Dolayısıyla karbon olmadan canlı oluşması söz konusu değildir.

 

ATP: Hazırlanıyor.

 

Antikor
Vücudun savunma sistemi, özellikle dışardan vücuda giren tanımadığı oluşumları (örneğin mikroplar) ortadan kaldırmak için çeşitli çabalar harcar. Bunlardan birisi savunma sisteminde bulunan özel hücrelerin bu yabancıları, basit bir tanımlamayla, yemesi yani sindirmesidir. İkincisi ise gene özel hücreler tarafından bu yabancılara karşı üretilen ve bu yabancıları etkisizleştiren maddelerdir. Bunlar da bir tür protein yapısında olup antikor adını alır.

 

Otoimmün hastalık
Eger herhangi bir nedenle vücut savunma sistemi, kendine ait bir yapısını ya da hücresini tanıyamazsa bunları da yok etmek ya da etkisiz hale getirmek için antikor üretir. Bunun sonucunda o oluşumun yer aldığı organa ait hastalık ortaya çıkabilir.  Buna otoimmun hastalık adı verilir. Bu şekildeki bir mekanizma tiroitte iltihaba neden olmuşsa buna otoimün tiroidit adı verilir. Bunu en tipik örneği Hashimoto hastalığı ya da Hashimoto tiroiditi adını alır.

 

İyot
Doğada var olan bir element olup "I" harfi ile sembolize edilir. Vücuda yiyeceklerle giren iyot, en fazla balık gibi deniz ürünlerinde bulunurken, süt ve yumurta yeterli miktarda iyot içerir. Ispanak hariç diğer sebze ve meyvalarda çok az iyot vardır. Yiyeceklerdeki iyot miktarı temelde toprak ve suda ki iyot miktarına bağlıdır. Dolayısıyla su ve toprağın az iyot içermesi o bölgede yaşayan bireylerde iyot eksikliğine neden olabilir. Bu bölgelere endemik bölge denir. Bu bölgelerde iyot eksikliğinin giderilmesi için en sık kullanılan yöntem sofra tuzu içerisine iyot karıştırılmasıdır. Bir insanın günlük iyot gereksininmi çok az olup yaklaşık 0.1-0.15 miligramdır. Alınan iyotun çok büyük bir kesimi tiroit tarafından tutularak T3 ve T4 hormonlarının üretiminde kullanılır.

 

Radyoaktif iyot
İyot elementinin, radyasyon yayan izotoplarına radyoaktif iyot (radyoiyodin) adı verilir. Tiroit hastalıklarının tanısında; iyot-123 (I-123) ve iyot-131 (I-131), fazla çalışan guatr ve tiroit kanserlerinin tedavisinde ise iyot-131 (I-131) adı verilen radyoaktif iyotlar kullanılır.

 

Sintigrafi                                                                                                                                             Bir Radyoaktif atom (radyoaktif element) temel olarak alfa ışını, beta ışını ve gama ışını adı verilen radyasyon yayar. Beta ışınları daha ziyade kanser gibi hastalıkların tedavisinde, gama ışınları ise sintigrafi adı verilen yöntemle hastalıklara tanı konmasında kullanılılır. Vücutta bulunan organların bir bölümü, yapıları ya da işlevleri "nedeniyle bazı radyoaktif maddeleri tutabilme eğilimindedir. Bir hastaya incelenmesi istenen organ tarafından tutulduğu bilinen bir radyoaktif madde verildiğinde organda toplanan bu madde dışarı doğru gama ışınları yayar. Bu ışınlar gama kamera gibi özel bir algılayıcı tarafından yakalanıp bir fotograf kağıdına düşürüldüğünde o organın şekli görünür. Kamera tarafından algılanan ışının miktarı, organın bu maddeyi tutma miktarı olarak da tanımlanabilir. Böylece organla ilgili yapısal ve/veya işlevsel sorun olup olmadığı anlaşılabilir. Bu maddeler yüksek enerjili ışın yayınladıklarından teorik olarak vücut için zararlı olabilir. Bu sakıncadan kurtulmak için; madde en düşük dozda kullanılmalı, vücuttan çabuk atılmalı diğer bir deyişle yarı ömürü kısa olmalı ve yaydığı radyasyonun enerji düzeyi göreli olarak düşük olmalıdır. Bu nedenlerden dolayı hamileler hariç sintigrafi bir çok hastada rahatlıkla kullanılabilir. Örneğin tiroit tarafından kolay tutulabilen radyoaktif iyot  ya da radyoaktif teknezyum kullanılarak tiroit sintigrafisi yapılabilir. Bir diğer örnek talyum adlı radyoaktif madde kullanılarak yapılan sintigrafide kalbin kanlanması hakkında bilgi edinilir. Diğer bir deyişle kalbin koroner damarlarındaki kan akımının normal olup olmadığını indirekt olarak gösterir. Örneğin kalbin bir kesiminde bu madde toplanmamışsa o bölgeye gelen kan akımının azaldığı anlaşılır.

 

Ultrasonografi (Ultrason): Normal erişkin bir insanın kulağı tarafından duyulamayan seslere genel olarak ses ötesi veya ultrasonik ses ya da ultrases (ultrason) adı verilir. Ultrason ya da ultrasonografi, sesin bu türünden ve bilgisayardan yararlanılarak geliştirilmiş bir görüntüleme yöntemidir. Bir çok organı ayrıntılarıyla inceleyebilen bu yöntem; özellikle karaciğer, böbrek, tiroit, pankreas ve yumurtalık gibi katı organlarla, safra kesesi, idrar torbası ve rahim (uterus) gibi içi boş olan organlar hakkında önemli bilgiler verir. Diğer yandan anne karnıdaki bebeğin kaç aylık olduğu, bebekte herhangi bir anormalliğin olup olmadığını da belirleyebilmektedir. Meme taramasında meme hastalıklarının tanısında oldukça yaygın olarak kullanılır. Ultrasonda iyi görüntü elde edilebilmesi ve görüntülerin doğru yorumlanabilmesi için için hem cihazın çok duyarlı olması hemde uygulayan hekimin deneyimli olması gerekir.

Ultrason cihazının başlık adı verilen kısmında elektrik dalgaları ultrases dalgalarına çevrilir. Başlıktan çıkan ultrases dalgaları incelenecek bölgeye yöneltildiğinde, bu bölgedeki dokular içinde yayılmaya başlar. Dokular boyunca yayılan ultrases, farklı dokularda farklı hızlarda ilerler. Örneğin içi hava ile dolu olan alanda hız yaklaşık 330m/saniye, içinde su olan alanda 1480m/saniye, yağ dokusunda 1459m/saniye, kas dokusunda 1580m/saniye, kemik dokusunda ise bu hız 4080m/saniyeye ulaşır. Bu hızlar, sesin bu dokulara çarptığı anda geri yansıma (yankı; eko) miktarını da belirler. Geriye doğru tam ya da kısmen yansıyan dalgalar cihazın başlığına ulaşır başlık tarafından algılanarak bilgisayara aktarılır ve görüntü haline çevrilir. Ses, hızlı yayıldığı dokulardan fazla yansırken, yavaş yayıldığı dokulardan hemen hemen yansımaz. Yansıma fazla ise dokunun rengi beyaz ya da beyaza yakın, yansıma yoksa koyu siyah, kısmen yansıma varsa gri tonlarında görülür. Örneğin kemik dokusu, beyaz ya da beyaza yakın, içinde hava olan nefes borusu siyah, içinde idrar bulunan idrar kesesi boşluğu siyaha yakın, memenin süt bezleri gri tonlarda görülür.

 

Renkli Doppler ultrasonografi: Ultrason cihazına renkli doppler adı verilen bir cihazın eklenmesi sonucunda organlara gelen kan damarları görüntülenebilmekte ve damar içindeki kan akım hızları saptanabilmektedir. İncelenen organda bulunan bir sertliğin (kitle) kan akımı özellikleri belirlenerek bu sertlğin iyi ya da kötü huylu olabileceği konusunda ön yorumlar yapılabilir. Ayrıca boyundaki sah damarı (karotis arteri) başta olmak üzere bir çok atar ve toplar damarın tıkalı olup olmadığı belirlenebilmekte ve ekokardiyografi adı verilen bir yöntemle kalp hakkında önemli bilgiler elde edilebilmektedir.

Biyopsi

Bir hastalığın kesin tanısına ulaşabilmek için çok yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu amaçla herhangi bir doku veya organda saptanan şüpheli bir oluşumun ya tümü çıkarılır ya da bu oluşumdan küçük parçalar halinde örnekler alınır ve patoloji bölümü tarafından incelenir.

Genel olarak biyopsi önerisi ile karşılaşan hastaların zaman zaman telaşlandığı  bilinmektedir. Bunun altında yatan neden, çoğu zaman kötü huylu bir hastalığın çıkabileceği endişesidir. Biyopsi önerilen hastaların çoğunda diğer tanı yöntemleri kullanılmış olup hastalığa kesin tanı konamamıştır. Bu nedenle gerektiğinde biyopsi yapılmasından çekinilmemelidir. Unutulmaması gereken nokta; biyopsinin her zaman kanser gibi kötü hastalıkların tanısında kullanılan bir yöntem olmadığıdır. Dolayısıyla biyopsi yapma gerekçeleri hekim tarafından açıklandığında biyopsi yapılmasından korkulmaması gerektiği kanısındayım.

Günümüzde hastalıkların tanısında kullanılan çeşitli biyopsi yöntemleri vardır. Bu yöntemler temelde iğne biyopsileri ve cerrahi biyopsiler olarak iki ana gruba ayrılır.


 

Cerrahi biyopsi: Genellikle ameliyathanede ameliyatla örnek alınmasına cerrahi biyopsi adı verilir. Bu yöntemde hastalıklı dokunun tamamı veya bir kısmı çıkarılır. İşlem hafif uyutma ve/veya yerel uyuşturma (lokal anestezi) ya da genel anestezi altında yapılabilir. Örneğin memede saptanan ve meme kanseri olduğu düşünülen bir sertlik için meme cildine küçük bir kesi yapılır ve meme dokusu arasında bulunan bu sertliğe ulaşılır. Daha sonra sertliğin bir kısmı veya tamamı çıkarılır. Memede olduğu gibi elle bulunamayan sertliklerin çıkarılabilmesi için ameliyatttan önce sertligin yeri görüntüleme yöntemlerinden biri (ultrson veya mamografi) tel işaretlenir. Bu işleme tel kılavuzluğunda meme biyopsisi adı verilir. Ameliyat sonlandırıldıktan sonra alınan örnekler kesin inceleme için patolojiye gönderilir. Bazen alınan örnekler ameliyat sırasında  dondurma yöntemi adı verilen bir yöntemle deincelenir.

 

Dondurma yöntemi (frozen section) ile inceleme: Bu yöntemde alınan örnek amelitayhanede özel yöntemlerle dondurulduktan sonra patolog tarafından incelenir. Böylece ameliyat sonlandırılmadan hastalığın tanısı konabilir ve yapılacak cerrahi işlemin ne olması gerektiğine karar verilir. Ancak bu yöntemde, teknik nedenlerden dolayı bazen kesin karar verilemeyebilir. İster karar verilsin ister verilemesin örneklerin tamamı kesin inceleme için patolojiye gönderilir.

 

İğne biyopsisi

Bu yöntemin asıl amacı, hastaya herhangi bir cerrahi girişim yapılmaksızın hastalıklı kesimden örnek alınması ve incelenmesidir. Bu yöntemde ya ince ya da özel olarak tasarlanmış kalın iğneler kullanılır.

İnce iğnede genellikle sıvı ve hücreden oluşan bir kaç  örnek elde edilir. Buna karşın kalın iğne ile çeşitli sayıda ve iğnenin çapı kalınlığında doku örnekleri alınır. 

İnce iğne biyopsisi sadece tanı koymak amacı ile kullanılır. Buna karşın kalın iğne biyopsisi hem tanı hemde özel olarak yapılandırılmış kalın iğne ve cihazlar aracılığı ile tedavi amaçlı kullanılabilir. Örneğin tiroit nodüllerinde ince iğne, memeye ait sertliklerde ise hem ince hemde halın iğne biyopsileri kullanılmaktadır.

Eğer sorun yüzeye yakın ve ele geliyorsa; parmaklarla sabitlenen sertliğe kalın ya da ince iğne ile girilir ve örnek alınır. Bu bir anlamda direkt iğne biyopsisidir ve işlem bir kaç tekrarlanabilir.

Eğer saptanan sorun çok küçük, derin yerleşimli veya ele gelmiyorsa çeşitli görüntüleme yöntemleri eşliğinde iğne istenen bölgeye yönlendirilir. Bu bağlamda iğne biyopsileri ultrason, mamografi veya MR eşliğinde yapılabilir. Bu şekilde yapılan biyopsilere genel olarak görüntü eşliği altında biyopsi (Imaging Guided Biopsy) adı verilir. Örneğin mamgrafi altında yapılan biyopsiye sterotaktik meme biyopsisi denir 

 

 

İnce iğne biyopsi tekniği: 10-20 cc hacminde bir enjektörün ucuntakılı olan ince iğne (no:23) örneğin alınacağı bölge üzerindeki cilde batırılarak sorunlu bölgeye doğru ilerletilir. Bu işlem direkt olarak yapılabileceği gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde de yapılabilir. Doğru bölgeye gelindiğinden emin olununca enjektörün pistonu belli bir kuvvetle geri doğru çekilerek negatif bir basınç oluşturur (Şekil 1).

Şekil 1: İnce iğne aspirasyon biyopsisi

iiab

Böylece dokudaki bir grup hücrenin koparak iğne içine girebilmesini sağlar. Enjektörle beraber dışarı çıkarılan iğnenin içindeki örnek cam üzerine kibarca boşaltılır ve bu örnek tüm cam yüzeyine yayılır. Daha sonra özel boyalarla boyanır ve mikroskop altında incelenir. İdeal olanı, örnek alınması ve incelenmesi işlemlerinin aynı yerde yapılmasıdır. Diğer bir deyişle örneği alan hekimle örneği inceleyecek olan hekim beraber olmalıdır. Alınan örneğin yeterli olmaması durumunda işlem tekrarlanabilir. Böylece hastanın işlemin yapıldığı yere tekrar gidip gelmesi önlenmiş olur.

İnce İğne biyopsisi sonucunda hastalığın tanısı konabileceği gibi bazı örnekler  için kesin karar verilemediğinden biyopsi şüpheli olarak rapor edilebilir. Kimi durumlarda ise alınan örnek yetersiz kalabilir. Son iki durumda işlemin tekrar yapılmasının gerekli olabileceği hastaya anlatılmalıdır.

 

Kalın iğne biyopsi (kor biyopsi) tekniği: Bu amaçla çeşitli şekillerde yapılandırılmış geniş çaplı iğneler kullanılır. Bazen İğnenin ciltten kolay geçebilmesi için cilde küçük bir kesi yapılması gereği olabilir. Cildi geçtikten sonra iğne direkt veya görüntüleme yöntemi eşliğinde sorunlu bölgeye doğru ya el ile ya da bunun için geliştirilmiş cihaz aracılığı ile yerleştirilir. Sorunlu bölgeye gelindiğinde el ile ya da iğneye bağlı cihazın çalıştırılması ile iğnenin dokudan küçük bir parçayı kesmesi sağlanır. Şekil 2 ve 3'de 2 farklı farklı kalın iğne ile yapılan biyopsi teknikleri şematize edilmiştir.

Şekil 2: Yanda boşluğu bulunan kalın iğne. A: İğnenin yapısı, B: İğnedeki boşluğa alınan şertlik, C: Dış iğnenein ilerletilmesi ile dokunun kesilmesi, D: İğne içindeki doku ile beraber iğnenin dışarı alınması.

tru1   tru2

tru3   tru4

 

Şekil 3: Dönerek kesebilen kalın iğne çeşidi ile biyopsi yapılması.

donen

 

Daha sonra iğne içindeki bu parça iğne ile beraber dışarı alınarak incelenmek üzere patolojiye gönderilir. Alınan örnek, iğnenin çapı ile uyumlu olup çoğu kez silindir şeklindeki ince doku parçalarıdır. Ayrıca memede olduğu gibi özel cihazlarla (gelişmiş meme biyopsi sistemleri) birlikte kullanılarak oluşumun tamamı (çapı en fazla 2cm olan oluşumlar) çıkarılabilmektedir.

 

Endoskopi: Vücut boşluklarının (örneğin karın boşluğu), İçi boş organların (örneğin mide) ve eklemlerin (örneğin diz eklemi) içinin endoskop adı verilen aletlerle görülerek incelenmesidir.

Endoskop: Fiber optik adı verilen bir sistem ve merceklerden oluşan boru şeklinde bir cihazdır. Fiber optik kısım incelenecek bölgeye yeterli ışık ulaştırır ve buradaki görünyüyü geri taşır.  Borunun içine yerleştirilmiş başka kanallar aracılığıyla incelenen bölgelere çeşitli aletler gönderilerek biyopsi gibi çeşitli işlemler yapılabilmektedir. Yine bu cihaza eklenen kamera veya video yardımıyla görüntüler bir ekrana düşürülebilir ve kaydedilebilir. Ayrıca bilgisayar teknolojisinden yararlanılarak daha ayrıntılı görüntüler elde edilebilir.

Endoskopik biyopsi: Endoskopi ile bir organın incelenmesi sırasında süpheli görülen kesimden çok küçük parçaların (örnek) alınmasıdır. Örneğin, gastroskopi ile mide incelenirken gerekli görülen yerlerden özel aletler yardımıyla parça alınması.


Fiber optik: Hazırlanıyor.

 

Tiroit hormonu içeren ilaçlar

T4 hormonunu içeren ilaçlar: Ülkemizde levotiron ve tefor adlı ilaçlar üretilmekte Eutirox adlı ilaç ise resmi olarak ithal edilmektedir. Levotiron ve tefor'un bir tabletinde  100 mikrogram T4 vardır. Eutirox ise bir tabletinde 50, 100 ve 200 mikrogram T4 bulunan ayrı ayrı ambalajlar şeklinde kullanıma sunulmuştur.
Bu ilaçların günde bir kez alınması yeterlidir ve gün boyu kan T3 ve T4 düzeyleri sabit kalır. İlacın herhangi bir nedenle sık olmaması kaydıyla (örneğin birkaç ayda bir) en fazla 1-2 gün üst üste alınmaması çok fazla sorun yaratmayabilir. Ancak bu alışkanlık haline getirilmemeli ve  ilaç düzgün olarak hergün alınmalıdır.
T3 hormonu içeren ilaçlar: Tiromel adlı ilaç 25mikrogram T3 içerir. T3 vücut tarafından çok çabuk emildiğinden etkisi çabuk başlar. Dolayısıyla kalp hastalığı olanlarda kullanılması sakıncalı olur. Diğer yandan sadece T3 alan bireylerde T3'ün günlük kan düzeyi değişmeler gösterir. Bu nedenle günlük toplam doz iki ya da üçe bölünerek verilmelidir. Bu durum ilacın düzgün aralıklarla alınmasını zorlaştırabilir

T4 ve T3 içeren ilaçlar: Bitiron adlı ilaç 50mikrogran T4, 12.5 mikrogram T3 içerir. Bu ilacın patikte bir avantajı yoktur, dolayısıyla kullanılımı oldukça sınırlıdır.

Genel olarak bakıldığında bu hormonların yan etkisi yok denecek kadar azdır. Özellikle yaşlı hastalarla, kalp sorunu olan hastalarda bazı yan etkilerden kaçınmak için ilaç düşük dozlarda başlanır ve doz yavaş yavaş arttırılır. Yan etkiler içinde en güncel olanı kemik kaybına (osteoporoz) neden olacağı düşüncesidir. Yüksek doz alması gereken ve/veya düzenli kontrol yaptırmayan hastalarda TSH değeri normalin altına düşerse ve bu durum uzun süre devam ederse bu sorun ortaya çıkabilir. Buna karşın TSH düzeyi uygun sınırlarda tutulduğu sürece bu sorunun ortaya çıkma olasılığı hemen hemen yoktur.
Bu ilaçlar bazı yiyeceklerle geçimsiz olabileceğinden aç karnına alınmalı ve alındıktan sonra en az 1saat süre ile yemek yenmemelidir. Tiroit hormonu içeren ilaçlar, diğer ilaçlarla da geçimsiz olabileceğinden aynı anda alınmamalıdır. Bu bağlamda hastalar kullandıkları tüm ilaçların isimlerini hekime söylemelidir.
Alınan hormonun miktarı hasta tarafından rastgele değiştirilmemelidir.

 

Tiroit karşıtı ilaçlar (antitiroit ilaçlar)
Ülkemizde Propycil ve thyromazol adlı iki ayrı ilaç üretilmektedir. Her ikisinin de etki mekanizması hemen hemen benzerdir. Tiroitte hormon yapım aşamalarını engelleyerek hormon üretimini azaltır ve durdurabilirler. İlaç dozu hastalığın şiddetine göre ayarlanır.
Bu ilaçlar hamilelik sırasında kullanılırlarsa anne karnındaki bebeğe, geçebilir ve çocukta da tiroit hormon yapımını engelleyebilir ve çocuk hem guatrlı hemde az çalışan guatrlı olarak doğabilir.  Benzer şekilde anne sütüne de geçtiğinden süt emen bebeklerde de aynı sorunlar ortaya çıkabilir. Hamilelikte ve süt veren annede antiriot ilaç kullanma gereği varsa propycil tercih edilmelidir. Çünkü bu ilaç çocuğa daha az oranlarda geçer. Her durumda bu ilacı alan hamile ya da süt veren anneler ve bebekleri yakından izlemelidir.
Her iki ilacın da benzer yan etkileri vardır. En çok korkulan yan etki karaciğer ve kemik iliği yetmezliğine neden olabilmeleridir. Ancak şans eseri bu yan etkiler çok ender olarak ortaya çıkar. Bu nedenle bu ilaçlarıdan herhangi birini kullanan hastaların yaklaşık 10 gün ara ile kan sayımı, ayda bir karaciğer testleri yaptırmaları uygundur. Lökosit (beyaz küre) sayısı 4000'nin altına düştüğünde, ya da karaciğer testlerinde yükselme görüldüğünde hekimlerine haber vermeleri gerekir.

 

Virüs
Virüsler, tek ve çok hücreli canlılarda iltihaba yol açabilen, çok küçük ve basit yapılardır. Kendi başlarına çoğalamaz ve yapılarında bulunan maddeleri üretemezler. Dolayısıyla bunların canlı sınıfına sokulup sokulmaması bile tartışılmaktadır. Hemen tüm virusler, proteinden oluşan ve kapsit adı verilen bir tür zarın çepeçevre sardığı nükleik asitten oluşular. Bu yapının çapı ortalama 15-25 nanometre civarındadır. Virüsde bulunan nükleik asit virüse ait özelliklerin kodlandığı yapılar olup virüsün genetik malzemesi (genetik materyal) adını alır. Nükleik asit tek ya da çift zincirli DNA veya tek ya da çift zincirli RNA olabilir. Dolayısıyla DNA içeren virüslere DNA virüsü, RNA içeren virüslere ise RNA virüsü adı verilir. Bazı virüslerde bu yapıya ek olarak ikinci bir örtü daha vardır. Bu örtü hormal bir hücrenin zarına benzer (Şekil 4) ve virus zarfı adı da verilir. Diğer yandan bazı virüsler proteinden oluşan bir kuyruğa da sahiptirler.

Virüslerin çogalma mekanizmaları (tıklayınız)

Şekil 4: Virus yapısı

 

Organik maddeler
Kimyasal maddeler; organik maddeler ve inorganik (organik olmayan) maddeler olarak iki kısma ayrılabilirler. Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için bu maddelerin her ikisine de gereksinim duyar. Örneğin bir organik madde olan protein bir canlı için ne kadar gerekli ise bir inorganik madde olan tuz da o kadar gereklidir.

Yapısında karbon elementi  bulunan maddeler klasik olarak organik madde olarak adlandırılırlar. Ancak karbondioksit ve benzeri maddeler karbon içermekle beraber organik madde olarak kabul edilmezler. Dolayısıyla hidrokarbon içeren, daha basit tanımlamayla içinde karbon ve hidrojen elementi bulunduran maddelerin organik maddeler olarak adlandırılmaları daha uygundur. Organik maddelerle ilgilenen bilim dalına organik kimya canlılardaki organik kimya ile ilgilenen dala ise biyokimya adı verilir.

Organik maddeler doğada var olabildiği gibi yapay olarak da elde edilebilirler. Örneğin canlılar için yaşamsal öneme sahip besin maddelerinden karbonhirat, protein ve lipit birer organik maddedir ve canlılarda üretildikleri gibi laboratuvarlarda da üretilebilmektedir. Ayrıca normalde canlıda üretilmeyen ancak doğada bulunan ya da yapay olarak üretilebilen organik organik maddeler de vardır. Bunlara örnek olarak nitrosamin ve çok halkalı hidrokarbonlar (bakalit, naylon, Teflon...) verilebilir. Bunlar canlılar için oldukça zararlıdır.

 

İnorganik maddeler
Yapsında hidrokarbon içermeyen maddelere inorganik madde denir. Elementler ve bu elementlerin oluşturduğu bir çok bileşik bu gruba girer. Örneğin birer inorganik element olan sodium ve klor birleştiğnde yine inorganic bir madde olan tuz oluşur. Oksijen, azot, fosfor ve demir gibi gibi bazı elementler ise organik maddelerin yapısına girebilmektedir. Bu tür yapılara organo-inorganik bileşikler denir. Örneğin kanın kırmızı kürelerinde bulunan hemoglobin adlı protein, inorganik madde olan demir elementi ile birleşmiş halde bulunur.

 

Savunma sistemi
İnsan dahil bir çok canlı savunma sistemi adı verilen bir sistemle donatılmıştır. Bu sistem; yabancı kabul ettiği yapıların vücuda girmesini önlemek ya da girdikten sonra yok etmekle görevlidir. Savunma sisteminin en önemli parçası kuşkusuz bağışıklık sistemidir (immün sistem). Normal çalışan bir bağışıklık sistemi genel olarak vücutta bulunan tüm normal yapıları tanıyacak bilgilerle donatılmıştır ve bunlara karşı herhangi tepki vermez.

 

Antijen: Bağışıklık sistemi, yabancıyı bir bütün olarak tanıyabileceği gibi, yabancının özel olan küçük bir parçasını da algılayabilme yeteneğine sahiptir. Bu özel küçük parçacıklar genellikle protein ya da çoklu şekerlerden oluşan yapılardır ve antijen adını alırlar. Örneğin bağışıklık sistemi bir mikrobu bir bütün olarak tanıyabileceği gibi, bu mikropta bulunan bir antijeni de ayırt edebilir. Kimi durumlarda ise vücutta normalde üretilen ancak genetik değişiklik (genetik mutasyon) sonucu yapıları değişen maddeler de bağışıklık sistemi tarafından yabancı madde olarak algılanır.

İnsan gibi canlılar doğuştan gelen ve uyarlanmış olmak üzere iki bağışıklık sistemine sahiptir. Doğuştan gelen sistem yabancı varlığına hemen yanıt verir ve kısa sürede etkilidir. Uyarlanmış sistem ise yabancı kabul ettiği yapılara karşı özel olarak yanıt verir.

Gerek doğuştan gerekse uyarlanmış bağışıklık sisteminde iki temel bileşen vardır. Bunlardan ilki, kemik iliğinde üretilen ve kanda dolaşan beyaz küre (Lökosit) adı verilen hücre gruplarıdır. İkincisi ise bu hücrelerden bazılarının salgıladığı antikor adı verilen protein yapısındaki maddelerdir. Savunma sistemi ayrıca sitokin adı verilen maddelerde üretebilmektedir.

Bağışıklık sisteminin hücreleri, yabancı buldukları yapıları tanıyarak içlerine alır ve sindirirler. Antikorlar ise yabancı maddeye bağlanarak ya onları etkisiz hale getirir ya da yukarda değinilen hücrelere sunarak sinidirilmelerini sağlarlar. Sitokin adlı yapıların bir kısmı ise bağışıklık sistemini olumlu yönde etkiler ve sisteminin yabancı maddelere karşı tepkisini kuvvetlendirir.

Bağışıklık sisteminin fazla ya da az çalışması çeşitli hastalıklara yol açar. Genel olarak bakıldığında bu sistemin fazla çalışması allerjik hastalıklara, az çalışması ise vücudun direncinin kırılmasına bağlı ciddi sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin ev tozu gibi maddelere karşı sistemin aşırı tepkisi toz allerjisine ve astıma neden olabilirken, AİDS'e neden olan virüs, bağışıklık sisteminin hücrelerini yok ederek sistemi zayıflatır ve hastaların basit bir grip yüzünden kaybedilmelerine yol açabilir.

Uyarlanmış bağışıklık sisteminin bir diğer önemli özelliği yabancı olarak algıladığı maddeleri hafızasında tutma yeteneğidir. Bunun anlamı aynı yabancı madde ile uzun zaman sonra karşılaştığında onu hemen algılayıp daha kuvvetli tepki verebilmesidir. Bu özellik aşı adı verilen koruyucu tedavi yönteminin keşfedilmesini sağlamıştır.

 

Aşı
Bireyleri bazı hastalıklardan korumak için geliştirilmiş bir yöntemdir. Bu yöntemde hedef, vücut bağışıklık sistemini istenen doğrultuda yönlendirmektir. Bu hedeflerden ilki vücuda giren bir mikrop ya da virüs türünün hastalık yapmadan yok edilmesini sağlamaktır. Bunun için bağışıklık sisteminin önemli bir özelliğinden yararlanılır. Sistemin bu özelliği, mikrop, virüs ya da bunlara ait antijeni algılaması bunu hafızasında tutmasıdır. Böylece bu mikroba karşı üretilen ve kana salınan antikor adlı madde mikrobu yok edebilir. Ayrıca olay sistemin hafızasına kaydolduğundan aynı mikropla uzun süre sonra bile karşılaşıldığında çok hızlı yanıt verilerek hastalık oluşması önlenir. Bu durum vücudun bu mikroba karşı bağışık hale getirilmesi anlamını taşımaktadır. Bu amaca ulaşabilmek için uygulanan aşı, çoğu kez zayıflatılmış mikrop veya o mikroba ait özel yapılar (antijen) kullanılarak hazırlanır ve bazı aşılar bir belli aralıklarla bir kaç kez tekrarlanır. Sonuçta aşılar tamamlandıktan sonra mikroplar herhangi bir şekilde vücuda girdiklerinde kendileriyle rahatlıkla mücadeleye hazır bir sistemle karşılaşmış olurlar ve hastalık yapabilecek bir sayıya ulaşamadan bu sistemce yok edilirler. Verem, tetanoz, çocuk felci, kızamık, kuduz gibi mikroplara karşı geliştirilen aşılarla, bu mikropların neden olduğu birçok bulaşıcı hastalık önlenebilmektedir. Bazı kanser türlerinin bu yöntemle önlemesinde bir hayli yol alınmış olup çalışmalar devam etmektedir.

Bağışıklık sisteminin yönlendirilebileceği ikinci hedef daha farklıdır. Burada sisteme yabancı olan maddenin sistem tarafından yabancı olarak algılanmasını önlemek ve buna karşı karşı verilecek tepkiyi azaltmak ya da ortadan kaldırmaktır. Diğer bir deyişle bağışıklık sistemini bu yabancıya karşı duyarsızlaştırmaktır. Bu yöntemin bilinen en iyi uygulama alanı astım gibi allerjik hastalıkların önlenmesi ve tedavisidir. Örneğin ev tozuna karşı allerjisi olan bir bireye aşı halinde hazırlanan kuvveti azaltılmış ev tozu belli aralıklarla verilerek bağışıklık sisteminin buna karşı tepki vermesi belli oranlarda önlenebilmektedir.

 

Ölçme ve ölçme birimleri: Hazırlanıyor.

 

Büyüklük ve küçükler: Hazırlanıyor

 

Doku tanımı ve doku tipleri

Vücutta bulunan organlar çeşitli dokuların özel bir yapılanma ile bir araya gelmesinden oluşur. Bu dokular temel olarak epitel dokusu, bağ dokusu, kas dokusu ve sinir dokusu olmak üzere 4 ana gruba ayrılır ve bu dokular kendi adları ile anılan hücre tiplerinden oluşur.

Epitel hücrelerinin bir araya gelerek bir ya da birden fazla tabaka şeklinde yapılanmasına epitel dokusu denir ve bu hücreler bazal zar (bazal membran) adlı ve bağ dokusundan oluşan bir yapının üzerine dizilmişlerdir. Bu oluşum epitel dokusunu diğer dokulardan ayırır. Örneğin vücudun dış yüzeyini örten deri, ya da mide gibi sindirim sistemine ait orgnların iç yüzeyini örten doku bu türden bir dokudur. Organları ya da vücutta bulunan boşlukları saran zarlar da epitel dokusundan oluşur. Örneğin akcigeri saran zar (plevra zarı) ve karın boşluğunu ve karın içi organalarını saran zar (periton zarı) gibi.

Kas dokusu ise içinde kasılabilir yapılar içeren kas hücrelerinin bir araya gelmesinden oluşan bir dokudur. Düz kas adı verilen tipi organların duvarlarında bulunurken, iskelet kası olarak isimlendirilen kas tipi iskelet sisteminde bulunur ve vücudun hareket etmesini sağlar. Kas dokusunun üçüncü tipi ise kalp kasını oluşturan kaslardır.

Sinir dokusu ise nöron adı verilen sinir hücreleri ve bunlarala ilişkide olana ve bu hücreleri destekleyen nöroglia adı verilen hücrelerden oluşur. Örneğin beyinde bulunan sinir dokusu temel olarak bu iki hücre grubunu içerir. Sinir hücreleri vücudun hemen her kesiminden uyarı alma, bunları değerlendirme ve diğer hücrelere mesaj gönderme yeteneğine sahiptirler. Bu iletişim, sinir hücresinden dışa doğru uzanan ve çeşitli uzunlukta olabilen çıkıntılar tarafından başarılır. Uyarıları hücreye getiren uzantılar birden fazla sayıda ve kısa olup dendrit adını alırken, uyarıyı götüren uzantı her hücrede bir tanedir ve akson adını alır. Bu uzantıların ortak adı ise sinir ya da sinir lifidir. Beyin ve omirilik ve sinir dokusundan oluşurlar. sinir hücrelerini bir arada tutan bağ dokusu ise yukarıda değinilenden farklı olup nöroglial hücre adını alırlar.

Bağ dokusu vücutta bulanan dokuların veya bazı hücrelerin bir arada tutulmasından sorumlu olup çeşitli hücrelerden ve hücre dışı madde adı verilen yapılardan oluşur. Hücre dışı maddelerden en önemlileri kollajen ve elastik lifler gibi yapılardır. Ancak bağ dokusunun bu yapısı bulundukları doku ve organlara göre değişikliklik gösterirler. Dolayısıyla çeşitli adlar verilen bağ dokuları ortaya çıkar. Örneğin; kan, kemik, kıkırdak ve yağ dokuları gibi. Kıkırdak dışında kalan bağ dokuları kan damarı açısından oldukça zengindir.

Dokulardan oluşan organ örneği: Bağırsaklar yaklaşık boru şeklinde olan organlardır. Bir bağırsak duvarı bir çok dokudan oluşur. Bağırsağın iç yüzeyini mukoza adı verilen epitel dokusu yapar. Bunun altında sırasıyla bazal zar, bağ dokusu, kas dokusu ve bağırsağın dış yüzünü örten periton zarı adını alan epitel dokusu (seroza) yer alır. Ayrıca duvarda sinir dokusundan oluşan sinirler ve kan damarları bulunur (Şekil 5).

Şekil 5: Bagırsak duvarını oluşturan dokular.

bagirsakduvar

 

Lenf sistemi (ak kan sistemi)

Kemik iliği, dalak ve timus adı verilen organlar ile tüm vücuda yayılmış olan lenf düğümleri (lenf nodu, lenf bezi) lenf kanallarından oluşan sisteme lenf sistemi (lenfatik sistem) denir. Bu sistemde dolaşan sıvıya ise lenf (ak kan) denir. Bu sistem vücut savunma sisteminin (bağışıklık sistemi, immün sistem) önemli bir parçasıdır.

 

Lenf: Vücutta bulunan hücreler gerek yaşamlarını devam ettirebilmek gerekse çoğalabilmek için başta oksijen olmak üzere çeşitli maddelere gereksinim duyar. Genel olarak bakıldığında bu yapılar hücreye kan damarlarında bulunan kan ile gelir. Bu maddeler, kanı oluşturan ve serum adı verilen sıvı ile beraber hücreler arasında bulunan sıvıya geçer buradan hücreye taşınır. Benzer şekilde hücrede yapılan yaralı maddeler ile atık ürünler de hücreler arası sıvıya geçer. Bu sıvıların bir kesimi lenf (ak kan) adını alır ve lenf kanalları (ak kan damarları) aracılığıyla lenf düğümlerine ulaşır.

Lenf düğümü: Vücudun çeşitli bölgelerinde bulunan oval şekilli küçük organcıklardır ve hemen her organın çevresinde bulunurlar lenf kanalları aracılığıyla bu organlarla ve kendi aralarında ilişki içindedirler. lenf düğümleri bir çeşit filtre görevi görerek vücuda dışardan girmiş yabancı maddeleri tutarak onları içerdikleri hücreler aracılığıyla yok etmeye çalışırlar. Örnegin bademcik iltihabına neden olan mikroplar boyundaki lenf düğümlerine geldiğinde lenf düğümleri bu mikropların daha ileriye gitmemesi için oları tutmaya ve yok etmeye çalışır. Benzer şekilde meme kanserinden çıkan hücreler koltuk altı lenf düğümlerine ulaştığında burada tutulmaya ve yok edilmeye çalışılır. Örnek olarak verilen bu iki olay sonucunda o bölgedeki lenf düğümleri büyüyebilir. Bu şekilde değişime uğrayan lenf düğümleri elle hisedilebiir ya da görüntüleme yöntemleri ile saptanabilir. Eğer bu lenf düğümleri anormal kabul edilirse bunlara biyosi yapılabilir ve anormalliğe neyin neden olduğu bulunabilir. Lenf düğümlerinden ayrılan kanallar ana lenf kanallarına ulaşır.

Lenf kanalları: Doku ve organlarda oluşan lenf sıvısını lenf düğümlerine oradan da kan dolaşımına aktaran ince borucuklara lenf kanalları (ak kan kanalları) adı verilir. Doku ve organlarda oluşan lenf, önce çok ice olan kanallar aracılığıyla o bölgede bulunan yerel lenf düğümlerine ulaşır. Yerel lenf düğümlerinen ayrılan biraz daha kalın olan kanallar ise ana lenf kanallarına ulaşır. Ana lenf kanalları ise toplayıcı kan damarına ulaşarak içerdiği lenfi kan dolaşımına aktarır. Burada lenf kanallarının basitleştirilmiş seyri verilecektir. Karın ve daha altındaki vücut bölgelerindeki doku ve organlardan çıkan lenf kanalları önce bu bölgedeki yerel lenf düğümlerine ulaşır. Bunlardan ayrılan kanallar ise gögüs boşluğundaki lenf düğümlerinden çıkan kanallar ile birleşerek ana lenf kanalını oluşturur. Baş-boyun, kollardan, meme ve gögüs duvarından gelen kanallar da önce kendilerine ait bölgesel lenf düğümlerine ulaşır. Bunlardan ayrılan lenf kanalları da birleşerek biraz önce değinilen ana lenf kanalına ulaşır. Ana lenf kanalı ise boyunda bulunan ana toplar damara (juguler ven) açılarak lenfin kan dolaşımına geçmesi sağlanır.